Panahi’den “Üç Hayat”: Dün, bugün, yarın

Yorum bırakın

Resim-2

Resim.2

Üç Hayat / Se Rokh / Tree Faces / Trois Visages
Yönetmen: Cafer (Jafar) Panahi, Yılı: 2018
Oynayanlar: Cafer Panahi (Cafer Panahi rolünde), Behnaz Jafari (Behnaz Jafari Rolünde), Marziyeh Rezaei (Marziyeh Rezaei rolünde) 

Caner Fidaner

Denize baktığımızda bazen çarşaf gibi durağan, geniş bir su kütlesi görürüz, bazen coşkun dalgalar. Yalnızca bu yüzeyel görüntü bile bize keyif verir. Ama denizi gözlerken içindeki balıkları, yosunları, dipteki kumu, taşları, yengeçleri de görmeyi becerebiliyorsak hayatımız çok daha zenginleşmiş ve “o bir müthiş bahtiyarlık” demenin zamanı gelmiştir.

Her beş dakikamızda bütün hayatımız saklıdır. O kısacık zaman diliminde, çalan telefona verdiğimiz tepki, annemizle konuşurken yükselen duygularımız, hiç tanımadığımız bir yüz bize yardım isteyerek baktığında ona yaklaşmaya ya da ondan uzaklaşmaya çalışmamız, arabayı sürerkenki dikkat derecemiz, risk alma davranışımız… Bunların hepsi hayatımızın bir özetidir aslında. O beş dakika içinde “hiçbir şey olmamışsa bile mutlaka bir şeyler olmuştur”. Gelin buna bir cümle daha ekleyelim: “Ama neler olduğunu her zaman fark edemeyiz.” Genellikle beş dakikalar ardarda geçer gider, biz de başımıza gelenleri tesadüf diye adlandırarak yaşamaya devam ederiz.
Cafer (Jafar) Panahi’nin, Türkiye’de “Üç Hayat” diye adlandırılmış, “Se rokh” (yani “Üç Yüz = Üç Surat = Üç Suret”) isimli filmini izlerken bunları düşündüm. Bir genç kızı aramak için İran’ın Doğu Azerbaycan eyaletindeki Sarar köyüne giden iki şehirlinin başından geçen ilgili ilgisiz bir takım olayların art arda sıralandığı ilginç, karmaşık bir hikâye var önümüzde. Filmi bu düzlemde izleyebilir ve bir süre sonra unutabiliriz.
Ya da biraz daha dikkatle bakarak bu filmin, olay örgüsü bir şiir gibi akıp giden, görüntüleri ince ince hesaplanmış, iç ve dış sesleri özenle kurgulanmış, tarihsel arka planı mükemmel örneklerle aktaran, her sahnesine geçmişi, bugünü ve geleceği sığdırmış bir başyapıt olduğunu fark edebiliriz. Behnaz Jafari’nin repliğindeki gibi, “Bütün bunlar bir planın parçası sanki” hissine kapılırız.

Resim-1

Keyif kaçırıcı olacak bilgilere hiç girmeden yoğun sahnelerden birini betimlemeye çalışayım. Panahi ile birlikte arabanın içinde oturuyoruz (Resim.1). Gece, etraf karanlık. Tam karşımızda bir küçük ev var, dört yanı çevreleyen karanlığın içinde evin ışıklı penceresi parlıyor. Pencere dikine üç panele bölünmüş, perdeler kapalı, içeride üç gölge görünüyor. O sırada evden hayal meyal bir müzik sesi geliyor ve gölgeler dans etmeye başlıyor. Üç panelde üç gölge: Dün, bugün, yarın. İşte o an film içinde bir film seyretmekte olduğumuzu fark ediyoruz. Panahi de bizim gibi bir izleyici orada ve bizimle birlikte kendi filmini izliyor.
O üç gölge filmin afişinde de var (Resim.2). Gölgelerden birisini afişte seçmek zor, sağ tarafa dikkatle bakın, ağaçların tablosunu yapan ressamı sırttan göreceksiniz. İkinci “gölge” ortada ve ayakta, üçüncüsü ise büyük ağacın (ülkenin?) ince dalında.
Evet, Cafer Panahi 2010 yılından beri bir çeşit ev hapsinde yaşıyor, film çekmesi de yirmi yıl süreyle yasaklanmış. Ama her yasakla birlikte, onu etkisiz hale getirme ihtimali de ortaya çıkar. Nitekim “Üç Hayat” Panahi’nin yasaklı döneminde bitirdiği dördüncü uzun metraj filmi. Bu filmle kazandığı en iyi senaryo ödülünü almak üzere Cannes’a gitmesine izin verilmedi ama ne gam, dünyanın her yerindeki sinemaseverler onu tanıyor artık.
Her ne kadar ana hikaye birisi geçmişi, birisi bugünü, birisi de geleceği temsil eden üç kadın sanatçının üzerine oturuyorsa da, “erkek yönetmen bize kadınları anlatıyor” demek eksik olur. Evet, Panahi bir hikaye anlatıcısı ama bu işi gözlemci olarak yürütüyor. Bu filmde de hepimizi yanına alıyor ve birlikte hem toplumdan bir kesiti, hem de toplumun zaman içindeki değişimini izliyoruz.
Filmde eril semboller bitmiyor bir türlü, işte tek şeritli yolu kaplayan damızlık boğa (“O bir mücevher!”), işte sünnet derisi (“o kutsal!”), işte kız kardeşini okutmayan kavgacı ağabey (dikkat, elinde taş var!). Fakat ataerkil süreçlerin tarafı olmuyoruz, adeta onları “sinema perdesinden” izliyoruz.
Film, toplumsal yargıların değişiminde ana rolün kadınlarda olduğunu anlatıyor. Bakın, Marziye’nin (Jafari hanıma ek olarak) iki destekçisi var, “bugün” düzleminden annesi ile “yarın” kuşağından arkadaşı Maide. Ezelden beri değişmemiş görünen tek şeritli, engebeli köy yolunda seyrüsefer için kurallar koyan erkekler, bir kadının onu genişletme çabasına engel oluyorlar. Öte yandan kadınlar etkin oldukları günler geride kaldığında bile durumu fark edip kabulleniyorlar ve kâh kendi kazdıkları mezarda, kâh küçücük, başkalarından uzak bir evde yaşamaya devam ediyorlar, fakat yılanları kaçıran ışıkları, doğayı üzerine aktaracakları tuvalleri hep yanlarında.

Resim-3

Resim.3

Panahi bu filmi birçok yerinde İran sinemasına selam gönderiyor, örneğin yol ortasında kalan damızlık boğa (Resim.3) bize İran yeni dalgası’nın öncü filmi sayılan “İnek”i (Gaav, yön: Dariush Mehrjui, 1969) hatırlatıyor.

Resim-4

İran sinemasına başka bir selam daha var; sünnet çocuğunun babasının posterini gösterdiği (Resim.4) Behrouz Vossoughi (Behruz Vusugi) Humeyni öncesi İran sinemasından çok önemli bir figür, şu anda ABD’de sürgün hayatı yaşıyor. Abbas Kiarostami, 2000’de bir jest yapmış ve San Francisco Uluslararası Film Festivali’nde kendisine verilen Kurasava onur ödülünü Vossoughi’ye sunmuştu (Resim.5).

Resim-5

“Üç Hayat”ta Kirostami’nin filmlerini hatırladığımız yerler de oldu, örnek verelim: Kendi mezarını kazma motifi (Resim.6) “Kirazın Tadı”nı (Ta’m e guilass, 1997), çekmeyen telefonlar “Rüzgar Bizi Götürecek”i (Bad ma ra khahad bord, 1999), sonsuz gibi görünen köy yolları “Ve Yaşam Sürüyor”u (Zendegi va digar hich, 1992) çağrıştırdı bana.
Yazı uzadı ama finalin beni ağlattığını söylemesem olmaz. Fonda bir tanıdık türkü (adını söylemem, filmi izleyene kadar merak edin), kadrajda biri kurala karşı yürüyen, öbürü rüzgara karşı koşan iki kişi, çatlak bir camın arkasından izlediğimiz bir buluşma, kavuşma, sarılışma.
Sonra? Sonrası size, bize kalmış.

Resim-6

Resim.6

——————————————————————-
MERAKLISINA NOT:
Hem “Üç Hayat”ı, hem de İran yeni dalgası’nı daha iyi anlamak için şu filmleri de izlemekte yarar var:
– Daryuş Mehruci’den (Dariush Mehrjui): İnek (Gaav, 1969)
– Abbas Kiarostamiden,
(1) Köker üçlemesi:
(a) Arkadaşımın Evi Nerede? (Khane-ye doust kodjast?, 1987)
(b) Ve Yaşam Sürüyor (Zendegi va digar hich, 1992)
(c) Zeytin Ağaçları Altında (Zire darakhatan zeyton, 1994)
(2) Kirazın Tadı (Ta’m e guilass, 1997)
(3) Rüzgar Bizi Götürecek (Bad ma ra khahad bord, 1999)
– Cafer Panahi’den: Taksi Tahran (Taxi Tehran, 2015)

Daha fazla
Reklamlar

Ya beni de götür ya sen de gitme

Yorum bırakın

gaav_movie_posterİnek, 1969

Özgün adı: Gaav

Yaygın uluslararası adı: The Cow

Yönetmen: Dariush Mehrjui (Daryuş Meercuy)

Senaryo: Dariush Mehrjui, Gholam-Hossein Saedi (Gulam-Hüseyin Sadi)

Oyn: Ezzatolah Entezami

—————————————–

“Gaav” filmi hakkında bilgi edinmek için baş vurduğum her kaynakta iki önemli cümle gördüm. Birincisi, bu film, “İran yeni gerçekçiliği” denen akımın ilk örneği olarak kabul ediliyor. İkincisi; 1979’da Mollalar iktidara geldikten sonra Ayetullah Humeyni bu filmi görmüş, beğenmiş ve sinemanın öneminden söz etmiş. Konunun uzmanları, ülkede sinemanın, hatta İran yeni gerçekçiliğinin önünü bu söz açtı, diyorlar.

Gholam-Hossein Saedi (Gulam-Hüseyin Sadi) adlı, kırkın üzerinde kitabı olan İranlı bir yazar var. Dariush Mehrjui, bu yazarın “Gaav” (İnek) adlı yapıtından, Saedi ile birlikte yazmış bu filmin senaryosunu. Daha fazla