Ex MachinaEx Machina, 2015

yönetmen: Alex Garland

Caner Fidaner

—- Dikkat! Bu yazı filmi seyretmemiş olanlar için keyif kaçırıcı malzeme (= “spoiler”) içerir. —-

Ex Machina” adlı filmin konusunu okuduğumda ilk tepkim şöyle olmuştu: Yine mi robot kız? Yine mi yapay zeka? Anlaşıldı, “İnsan kadar akıllı bir makine geliştirilebilir mi?” sorusunu tartışan (ve muhtemelen bir kez daha insanın makineyi yendiği) bildik bir bilimkurgu macerası bu. Fakat böyle düşünerek fena halde yanılmışım.

Bir kere bu film Hollywood ürünü değil, İngiliz sinemasından geliyor. Yönetmenin ve yapımcıların amacı teknolojik görüntü harikalarıyla ve tanıdık duygusal çatışmalarla seyirciyi avlayıp bol bol bilet satmak değil. Film insanlığın kültürel mirasına sesleniyor ve uzak – yakın göndermelerle, felsefi tezlerle, iddialı sinema izleyicisine adeta meydan okuyor. Bu nedenle Ex Machina’nın bir “felsefi bilimkurgu” filmi olarak adlandırılması daha doğru olacak.

Brigitte Helm (Metropolis, Fritz Lang, 1927)

Brigitte Helm (Metropolis, Fritz Lang, 1927)

Her şey üç buçuk karakter arasında olup bitiyor. “Cennet gibi” bir yerdeyiz, bu yüzden baş kadın kahramanımızın adının Ava (yani Havva) olması bizi şaşırtmıyor. Ava’yı “can”landıran Alicia Vikander pek güzel bir iş çıkarıyor, sinema tarihinin kaydadeğer robot kızlarından biri oluyor ve adını Brigitte Helm’in (Metropolis, Yön: Fritz Lang, 1927) isminin yanına yazdırıyor.

İki erkek kahramanımızdan biri olan Caleb, kendisine sözde ikramiye çıkmış bir yazılımcı olarak o cennet benzeri mekâna gidiyor ve Turing testi için çağrıldığını öğreniyor. Ava’nın yaratıcısı Nathan’ın dediğine göre görevi, Ava ile iletişim kurmak ve onun insan olmadığını gösteren açıklarını yakalamak. Ava, kendisini kâh Prometheus, kâh kaadir-i mutlak olarak gören Nathan’ın bütün dünyadan gizli olarak geliştirdiği bir dizi robottan sonuncusu ve en mükemmel olanıdır.

EX MACHINA?

Okuryazar izleyiciye meydan okumalar filmin adıyla başlıyor. “Ex Machina” ifadesi, “Deux Ex Machina”ya (okunuşu: deu-zeks-ma-khi-na) gönderme olsa gerek. Geleneksel tiyatroda, işler karışınca finale yakın bir kaldıraç mekanizması (“machina”) yardımıyla sahneye bir tanrı ya da kral karakteri indirilir, o da içinden nasıl çıkılacağı anlaşılamayan problemleri birkaç cümleyle çözer. Filmin adı “tanrısı olmayan bir mekanizma” gibi konduğuna göre, burada da temel bir problem inceleniyor olmalı ve biz bu sorunun tanrı olmadan nasıl çözüldüğünü görmeliyiz. Acaba film hangi çatışmadan söz ediyor?

Felsefenin incelediği temel sorunlarımızdan biri şu: Hayatımız tanrının önceden saptadığı kaderimize göre mi gidiyor, yoksa insan nasıl yaşayacağını, kendi yaptığı tercihlerle (yani kendi iradesi ile) mi belirliyor? Bireyin bir iradesi yoksa, yaptıklarından sorumlu tutulması ve ölümünden sonra sonsuza kadar orada kalmak üzere cennete ya da cehenneme gönderilmesi anlamsız değil mi? Sanıyorum Ex Machina’da Alex Garland esas olarak bu çatışmayı gündeme getiriyor.

Film izleyiciyi “theizm” ve “deizm” tartışmasına da çekiyor. Bilindiği gibi theizm, evreni hem oluşturmuş, hem de sürekli denetleyen bir tanrıya inanmak anlamına gelir. Deizm ise “Tanrı, sistemi kurmuş, kuralları işletmiş, snra da olacaklara müdahale etmeden izlemek izere kenara çekilmiştir” diye iddia eder. Filmdeki kurgusal evrenin tanrısı (yani Nathan), kendince bir “evrim düzeneği?” kuruyor ama işin sonunu kontrol edemiyor. Yani yönetmenin (ki senaryo da ona ait) anlattığı evren, deizm inanışına uygun gibi görünüyor. Konuşmaların bir yerinde geçen “doğuştan vs. sonradan” (“nature vs. nurture” tartışması da dikkate değer. “Genetik vs. çevre” olarak okuyabileceğimiz bu düalite siberuzayda “donanım vs. yazılım” olarak ifade edilebilir. Ava için Nathan’ın geliştirdiği donanımın üzerine Ava’nın kendisi bir yazılım, bir program yerleştirebilir mi?

Finalde anlaşılıyor ki filmde izlediğimiz bütün süreç, iki canlı insanı alt eden Ava tarafından kurgulanmış. Buna dayanarak filmin paradoksal bir mesajı olduğu söylenebilir. Yönetmen, “Yapay zeka insandan üstündür.” dermiş gibi görünüyor, ama metaforik iddiası şu: “İnsan tanrıdan üstündür.”

AYNADAN GEÇEN ALİS VE OPPENHEIMER

Fimin başlarında, Alis’in harikalar diyarındaki macerasının devamı olan “Aynanın içinden” adlı kitaptan söz ediliyor. Belli ki bununla, filmde camın iki tarafında durup iletişim kuran “canlı insan” ile “makine kız”ın sonradan bu engeli aşarak aynı tarafta yanyana gelmesi kastediliyor. Ancak burada şu sorulmalı: Acaba Caleb midir aynaya bakıp orada kendi yansıması olan “makine kız”ı gören (ve sonra aynanın içinden geçerek onunla aynı mekâna geçen), yoksa Ava mıdır aynada yansıması olarak “canlı adam”ı gören (ve aynanın öteki tarafında geçebilmeyi başaran)?

Tam bu noktada Borges’in de sözünü ettiği bir eski Çin efsanesindeki “Ayna halkı”nı anımsayalım. Gûya aynanın öte yanında başka bir halk yaşarmış. Bu halk kötülükleri temsil edermiş ve en büyük özlemleri aynanın bu tarafına geçip insanları rahatsız etmekmiş. Ava filmn sonunda “bu tarafa” geçmeyi başardığına göre, bu ayna halkının bir mensubu olarak da görülebilir sanıyorum.

Nathan, Ava’yı “yaratırken” kötülükleri serbest bıraktığını da düşünüyor. Bunu, atom bombasının babası olarak bilinen Oppenheimer’dan yaptığı iki alıntıdan anlıyoruz. Bunlardan biri şu söz: “Ölüm oldum, dünyaların yok edicisi haline geldim.” İkinci alıntı da şu dizeler: “Savaşta, ormanda, bir dağın uçurumunda / Büyük, karanlık denizde / Uykuda, karışıklıkta / Utancın derinliklerinde / Önceden yaptığı iyi davranışlar / insanı savunur.” Oppenheimer bu sözlerin her ikisine de kaynak olarak eski Hint destanı Bhagavad Gita’yı göstermiş. Fakat ne bu sözler, ne de benzerleri Bhagavad Gita’da yok. Belli ki belleği Oppenheimer’ı yanıltmış. Her ne hal ise, anlıyoruz ki Nathan, yaptığı işin insanlığa atom bombası kadar zarar verebileceğinden kaygı duyuyor. Buna karşın böyle bir tehlikeyi göze almaktan kaçınamıyor. Belki de Tanrı (ya da Prometheus) olmanın bir bedeli bu?

MAVİ KİTAP VE “No.5, 1948”

Nathan projesine, Ludwig Wittgenstein’ın “Mavi kitap”ının(*) adını vermiş. Neden? 1933-34 yılında verdiği derslerde tutulmuş notlardan oluşan bu kitapta Wittgenstein esas olarak dilin özelliklerinden ve nasıl ortaya çıktığından söz ediyor. Hatta “Bir makinenin düşünmesi mümkün müdür?” sorusunu da not ediyor. Anlayabildiğim kadarıyla Mavi Kitap’taki tezlerde, konuşmanın gizemli ya da örtük bir yanı olmadığı, dilin eninde sonunda işaretlerden oluşan bir yapı olduğu anlatılıyor. Ancak Wittgnstein’a göre, konuşma, düşünme ile bir arada bulunmak zorundadır. Yoksa dil, kişiden kişiye aktarılamayan ve yalnızca bireysel deneyimlerle elde edilebilen bir beceri midir? Madem ki bir nesne ile onun adı arasında doğrudan bir bağlantı yoktur, o halde dil becerisi tesadüfi olarak (ya da bize tesadüfi görünen bir süreç sonucunda) kazanılamaz mı?

No.5, 1948 (Jackson Pollock, 1948)

No.5, 1948 (Jackson Pollock, 1948)

Belki de bu sorunun filmdeki karşılığı, Nathan’ın Caleb’e övünerek gösterdiği tablodur, yani Jackson Pollock’un, boyaları kanvasın üzerine rastgele fırlatarak oluşturduğu “No.5, 1948”. Resim tarihinde en yüksek bedel ile satılmış birkaç tablodan biri olan bu yapıtın ortaya çıkışını Nathan şöyle anlatıyor: “Pollock aklını boşaltıyor, eli nereye isterse oraya gidiyor. Planlı değil, gelişigüzel de değil; ikisi arasında bir yer.” ve ekliyor: “Pollock ‘Amacımı bilmeden resim yapamam’ deseydi bir çizgi bile çizemezdi.”

Nathan’ın burada anlattığı mekanizma Darwin’in evrim mekanizmasını anımsatıyor: Tesadüfi olarak ortaya çıkmış mutasyonlardan işe yarayanlar, canlının yaşama ve üreme şansını arttırıyor, böylece kuşaktan kuşağa geçebiliyor. Önceki modellerde değil de Ava’da ortaya çıkan da belki böyle bir değişiklik olmuştu. Bu değişiklik ona hem konuşma, hem de bedenini onarma becerisi sağlamıştı ama “yaratıcısı” bunun farkında değildi.

TOPLULUĞUN EVRİMİ, BİREYİN GELİŞİMİ

Margarethe Stonborough-Wittgenstein (Gustav Klimt, 1905)

Margarethe Stonborough-Wittgenstein (Gustav Klimt, 1905)

Filmin sonuna doğru Ava dışarı çıkmak için hazırlık yaparken duvarda bir resim dikkatimizi çekiyor, Klimt’in 1905 tarihli tablosu. Beyaz elbise ile resmedilmiş model Margarethe Stonborough-Wittgenstein, yani Mavi Kitap’ın sahibi olan Ludwig Wittgenstein’ın kız kardeşi. Klimt o tabloyu modelin düğünü için yapmış, beyaz elbise de bir gelinlik. O tabloyu gördüğümüz sırada kendisine beyaz elbiseli yeni bir beden oluşturmakta olan Ava ile Margarethe Wittgenstein arasında bir koşutluk varsa, kahramanımızın “deney tesisinden/cennetten” çıkışını, bir evlenme/gelin olma ya da daha doğrusu bir “inisiyasyon töreni” olarak düşünebiliriz.

Demek ki, filmde bir yandan “Tanrı/Prometheus Nathan” tarafından bilinçli olarak oluşturulan bir evrim süreci görüyoruz, ama aynı zamanda bütün olaylar, bir kadının bireysel hayatındaki gelişmeyi de temsil ediyor. Şöyle ki, baş kadın kahramanımız hem “tanrı/baba”nın (Nathan), hem de “sevgili/partner”in (Caleb) kontrolünden çıkma ve “kendisi olma” yolunda görünüyor. Bir başka deyişle film hem “filogenik düzlemde” (= evrim), hem de “ontogenik düzlemde” (= kızın büyüyüp baba evinden ayrılması) okunabilir.

Yoksa kızımızın adı Ava/Havva yerine Lilith mi olmalıydı?

– – – – – – – – – – – – – – –

(*) Mavi Kitap, Kahverengi Kitap, Ludwig Wittgenstein, Çeviren: Doğan Şahiner, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2007. (Özgün basım yılı: 1958, içindeki notlar 1933-34 ders yılına ait)

.

Meraklısına not: Bu yazı Deliler Teknesi dergisinin Temmuz – Ağustos 2015 tarihli sayısında yayımlanmıştır.

Reklamlar