Acı (Pietà)

Kim Ki-Duk, 2012

pietaCaner Fidaner 

Kim Ki-Duk “Pietà” adlı 2012 tarihli filminde anlattığı hikâye ile “Sahip olduğumuzu kaybederken insanlığı öğreniriz” diyor. Filmi seyretmeyenler için keyif kaçırıcı (“spoiler”) olmadan bunu nasıl becerdiğinden söz etmeye çalışayım.

Kişiliğimizi en çok kim etkiler? Kuşkusuz annemiz. Yaptığıyla da yapmadığıyla da, varlığıyla da yokluğuyla da, ortaya çıkmasıyla da yok olmasıyla da hayatımızı en çok belirleyen kişidir o. Edinmeyi de ondan öğreniriz, kaybetmeyi de. İlk iletişimimiz onunla olur, çevremizdeki dünya ile güvenli bir ilişkiyi de onun aracılığıyla kurarız. Ya da hiç kuramayız. 

Orta Asya Türkçesinde “ök” anne demektir, annesini kaybeden bebek ya da çocuk “öksüz” kalmış olur. Türkçenin bu eski döneminde “öğ-” ya da “ök-” aynı zamanda “zihin, anlayış, kavrayış” gibi bir anlam taşır; “öğrenmek” fiilinin kökünde bu hece bulunduğu gibi, “öke” sözcüğü de “dahi”nin eşanlamlısıdır. Yeni doğmuş kedi yavrularını düşünün, annelerinden ayrı kaldıklarında insanlardan ne kadar ihtimam görürlerse görsünler, öteki kediler kadar uzun ve nitelikli bir ömür sürmeleri mümkün olmaz. Annelerini emziren enikler bu şekilde hem büyüme ve gelişmeleri için gereken maddeleri sağlarlar, hem de sütteki antikorlar sayesinde enfeksiyonlardan korunmuş olurlar. Bebek kedilerin anneden edindikleri yalnızca bunlar değildir, kendilerini korumak başta olmak üzere bütün davranış biçimlerini ondan öğrenirler. Eğer benzeri bir durum insanlar için de geçerliyse, öksüz kalmış kişinin yalnızca bedensel gelişimi değil, öğrenme işlevi de sekteye uğrayacaktır.

“Pietà”da anlatılan insafsız senet tahsilcisi de annesiz büyümüş. Acaba bu yüzden mi muhatabı olan kişilerin, ailelerin neler çektiği hakkında bir fikri olamıyor? Eğer bir gün bir anneye sahip olursa insanlara bakışında değişiklik olur mu? Bu soruların cevabını Kim Ki-Duk’a bırakıp biz tam tersi bir kavrama, annenin oğlunu kaybetmesi olgusuna bir bakalım.

 

Pietà, Michelangelo

Pietà, Michelangelo

Filmin hem adıyla, hem de kimi afişleriyle Kim Ki-Duk bize İsa ile Meryem’in başına gelenleri hatırlatıyor. İngilizce’deki “pity”nin de (“merhamet”) kökeni olan “Pietà”, Latince bir sözcük. Ama bu sözcük büyük harf “P” ile başlar, sondaki “a” da “vurgulu a” (“à”) olarak yazılırsa hristiyan kültüründe çok geniş bir yer tutan şu özel kavramın adı olur: “Oğlu İsa’nın ölü bedenini çarmıhtan indiren Meryem’in çektiği acılar”. Hristiyan sanatçılar bu kavramı sayısız tablo ve heykelde somutlaştırmışlar. En ünlü Pietà, Michelangelo’nun yaptığı ve Vatikan’da muhafaza edilen heykel. Büyük sanatçı bu yapıtına o kadar önem vermiş ki, bir tek bu heykeline imza atmış. Bakıyoruz, koca bir mermer kitlesi Meryem’e dönüşmüş, acılı anne oturuyor, oğlu İsa’nın ölü bedenini kucağına yaymış, tarif edilemez bir hüzünle ona bakıyor. Belli ki Meryem için o anda dış dünya diye bir şey kalmamış, kendisiyle ve yaşadığı felaketle başbaşa. Bu heykele bakanlar, muhtemelen içlerinden “İşte en büyük acı” diyorlar, “Ben bu deneyimi yaşamamış olsam da Meryem’in acısını anlıyorum”. İsa ile Meryem’in hikâyesini de bildikleri için, bu heykel sayesinde başkalarının acısını anlama (hatta belki bir ölçüde empati yapma) becerisi geliştiriyorlar. Evet, dinler hep öbür dünyayı vaadederler; ama bence özel olarak dinler, genel olarak da inanç sistemleri, insanların birbirlerini anlamasını sağlayabildikleri ölçüde insanlığa faydalı olurlar. Bir kişi, ancak başkasının acısını anlayabilirse insan olur çünkü.

“Pietà” filminin Türkçe afişlerinde kullanılan “Acı” sözcüğü bana fazla geniş bir kavram gibi göründü. Benim önerim “Pietà”yı “Acınma” diye Türkçeye çevirmek. Burada başına gelen olay dolayısıyla (oğlunun öldürülmesi) bir kişinin (Meryem’in), kendi içinde neler hissettiği (nasıl içinin yandığı, nasıl acındığı) kastediliyor. Bu Acınma’nın tasviri, izleyen herkesi daha bir insan yaparak çok önemli bir işlev üstleniyor. Yani hepimiz bu kaybetme örneğinden bir şeyler öğreniyoruz. İnsanların küçük bir kısmı oğul kaybı yaşar, anne kaybı ise daha büyük bir yüzde ile başımıza gelir. Eğer kayıplar öğrenmemizi sağlıyorsa, anne kaybından da bir şeyler öğreniyor olmamız gerek. Bunun farkında olsak da olmasak da. Belki de başkalarının “acınma”sını, anne kaybı da dahil, kendi kayıplarımızın bize hissettirdiklerini hatırlayarak anlayabiliyoruz? Yani anneler, yalnızca bizim için yaptıklarıyla değil, yok olmalarıyla da bizi büyütüyorlar.

Bütün bu kayıpları yaşamamış birisinde bu duygular oluşturulabilir mi? Evetse nasıl? Ne yazık ki bunu anlatacak beceri bende yok. Bence en iyisi, siz Kim Ki-Duk imzalı Pietà adlı sanat eserini izleyin. Yönetmen bu sorulara cevabını orada anlatıyor. Büyük bir başarı ile.

Reklamlar