Meleklerin Payı (Angels’ Share)

Ken Loach, 2012

Caner Fidaner

Paul Laverty – Ken Loach

Ken Loach’tan bir komedi? Bu bile kendi başına bir sürpriz, çünkü ustayı daha çok siyasi ağırlıklı filmleriyle tanıyoruz. Loach’un uluslararası bakışı bizi İspanya iç savaşından (Ülke ve Özgürlük = Land and Freedom, 1995) Nikaragua’ya (Karla’nın Şarkısı = Carla’s Song = 1996) taşımıştı. Bir işçi çocuğu anlatan Kerkenez (Kes, 1969) adlı filmi de meraklıların aklındadır. Mesleğinin sonraki yıllarında emek dünyasının kendine özgü sorunlarını izleyicilerine aktarmaya devam eden Loach geçici işçiler (Bread and Roses, 2000), uluslararası emek pazarının kaçak çalışanları (It’s a Free World, 2007) gibi başkalarının pek el atmadığı alanlarda at koşturdu. Bu filmlerin adlarını sıralamak bile, Loach’un niçin “İngiliz sosyalist gerçekçiliği” denen akım içinde sayıldığını anlamak için yeterli.

Beğenilen filmler ortaya koyan her yönetmenin Hollywood’a gitmek istediği bir çağda ülkesi İngiltere’de kalmayı seçen Ken Loach “Meleklerin Payı”nda (Angels’ Share, 2012) bizi İskoçya’ya, viski damıtıcılarının, tadımcıların dünyasına götürüyor. Ama filmin öznesi kamu işlerinde çalışma cezası almış dört “suçlu”. Hollywood mantığı ile birer “loser”, yani “(hayat yarışında) kaybetmiş” kişi sayılacak dört arkadaş, biraz kaderin ittirmesi, biraz da içlerinden biri olan Robbie’nin inisiyatif alıp onları örgütlemesi ile, geleceklerini değiştirebilecek bir maceranın içinde buluyorlar kendilerini. Bu filmin ortaya çıkışında da benzer bir işbirliği var: Ken Loach, hayatının çoğunu İskoçyalı solcu bir avukat olarak geçirmiş, sonra senaryocu olmuş Paul Laverty‘yi yanına alıyor, kahramanlarına kilt, yani İskoç eteği giydiriyor, onları İskoçya dağlarına tırmandırıyor. Ardından viskiyi damıtma, uzmanlarla tadım buluşması, açık arttırmayla satma süreçlerini gözlüyor, saptıyor, izleyiciye aktarıyor.

Filmde öğreniyoruz ki, viskinin yıllar süren bir damıtılma süreci var, eğer onlarca yıl ahşap fıçılarda bekletebilirseniz ürününüz giderek daha değerli hale geliyor. Ama bu sırada viskinin küçük bir yüzdesi de “buharlaşıyor”, eksiliyor. Ne kadar uzun bekletirseniz bu oran o kadar artıyor, yüzde birden yüzde ikiye, üçe, bazen daha da yükseğe çıkıyor. İşte meslek jargonunda bu uçan kısma “meleklerin payı” diyorlar. Hani bazı yerlerde mevsimin ilk ürünü olan şarabın ilk kadehi de toprağa, daha doğrusu toprak anaya saçılır ya, onun gibi bir şey. Burada da eksilen kısmı meleklerin içtiği, çünkü onların hakkı olduğu kabul ediliyor.

 

*********************

Dikkat! Filmi izlememiş olanlar için alttaki bölümü okumak keyif kaçırıcı olabilir!

*********************

Marks dünyadaki bütün zenginliklerin kaynağında insan emeğini görür. Başlangıçta bir değer taşımayan hammaddeler insanlar tarafından derlenir, toplanır, işlenir, dönüştürülür, böylece değişim değerine sahip olan son ürün, yani birilerinin para vererek satın alacağı nesneler ortaya çıkar. Sermayedar, emeğin sayesinde ortaya çıkan değer farkının tümünü işçiye vermez, kendisinde kalan “artık değer” ile sermayenin birikmesini sağlar. Sonra bir gün işçi sınıfı bunu farkedip örgütlenir, emeğinin karşılığını istemeye başlar.

Loach’un filmi, adeta bu kurama yeni bir kavram ekliyor: Meleklerin payı! Biriken sermayede yıllar içinde az da olsa bir kayıp olacaktır, insanın terle kaybettiği su ve mineraller gibi. Sermayedar için olağan bir kayıp sayılacak bu miktar, bazı insanların yaşamını değiştirmeye yetecek düzeydedir aslında.

Bu noktada yoksulluğu ortadan kaldırmak için önerilen “zengin kişi ya da ülkelerin yoksul kişi ya da ülkelere yardım etmesi” kavramı aklımıza geliyor. Ama söz verilen yardımların ne kadarı gerçekleşiyor? Gerçekleşenler yerine ulaşıyor mu, yoksa diktatör yöneticilerin elinde mi eriyip gidiyor?

Sanki Loach bize şöyle diyor: “Eğer ihtiyacı olanlar örgütlenip kendi haklarını kendileri ararlarsa, bu aktarma sürecinin kalıcı etkisi daha fazla olacaktır. ‘Meleklerin payı’ uçar gider, örgütlenerek alınan pay ise insanların yaşamını değiştirebilir. Ey insanlık, bir süper kahramanın gelip seni kurtarmasını beklersen ömür boyu aynı durumda kalmaya mahkumsun. Örgütlen ve iste. Yalnızca patrondan ya da devletten değil, hayattan ve toplumdan da talep et.”

*********************

Keyif kaçırıcı olabilecek bölümün sonu

*********************

Son not olarak 2012 Kasım tarihli haberi hatırlatalım: Ken Loach, Torino Film Şenliği’nde kendisine verilecek olan “Yaşam boyu onur ödülü”nü reddetti. Bunun gerekçesi olarak da şenliğin yapıldığı kurumda taşaron aracılığı ile geçici işçilerin çalıştığını, bunlardan sendikalaşmak isteyenlerin işini kaybettiğini fakat şenliği düzenleyen kurumun bu duruma sessiz kaldığını gösterdi (İngilizce referans haber için burayı, Türkçe haber için ise burayı tıklayın). Şenlik yöneticileri bu duruma cevap olarak üçüncü tarafın yaptıklarından sorumlu olamayacaklarını söylediler ve Meleklerin Payı’nı gösterimden kaldırdılar (Referans haber için burayı tıklayın). Anlaşılıyor ki Ken Loach festival yöneticilerinden değil ama, işçi sınıfından yaşam boyu onur ödülünü zaten almıştır.

(Ken Loach’un Torino’da ödülü reddetme açıklamasının tam metin Türkçe çevirisi için burayı, açıklamanın İngilizce özgün metni için ise burayı tıklayın.)

Reklamlar