Peki Şimdi Nereye?

(Et maintenant on va où?)

Nadine Labaki, 2011

peki-simdi-nereye-2Caner Fidaner

Adı soru cümlesi olan bir filme, bol sorulu bir yazı iyi gitmez mi sizce? Bence gider. O zaman şöyle başlayalım: İyi bir hikâye neyi anlatır? Biricik olanı. Yalnızca belli bir zamanda, orada değil burada neler olduğunu izletir bize. Ama iyi bir hikâye aynı zamanda evrensel olanı da aktarır okuyana, dinleyene, izleyene. “Okyanusun bir damlasının içinde bütün okyanus vardır” derler; iyi bir hikâyenin içinde de dün anlatılmış, bugün anlatılmakta olan ve gelecekte anlatılacak bütün hikâyeler saklanmıştır.

“Peki Şimdi Nereye?” (“Et maintenant on va où?”, Nadine Labaki, 2011) adlı filmde de bir yandan Lübnan’da küçük bir köyü gözlerimizin önüne seriyor, müslümanıyla, hristiyanıyla hem camisi, hem kilisesi olan bir köy; ama bir yandan da burası dünyanın bütün yerleşim yerleri oluyor, her birimizin doğduğu köy, yaşadığı mahalle, oturduğu şehir görünüyor perdede.

Ülkenin başka yerlerinde iki dinin mensupları arasında savaş başlamışken bizim köyümüz kendisini dışta tutabilir mi? Ya da ne kadar tutabilir? Köy halkının bir kısmı erkek, bir kısmı da kadın. Kavganın dşışnda kalmak isteyenler de kadınlar kuşkusuz. Acaba müslümanıyla, hristiyanıyla kadınlar işbirliği yaparlarsa savaşı durdurmada başarılı olabilirler mi?

İnsan davranışları çeşit çeşit olsa da eninde sonunda iki gruba ayrılabilir: Birincisi “öteki”ni duymayan, onu dışlamaya, itmeye, püskürtmeye, uzaklaştırmaya çalışan davranışlar; yani ağız dalaşı, kavga, savaş, öldürme. İkincisi ise “öteki”ni anlamak isteyen, onunla işbirliği yapmaya çalışan, ortak bir yaşam kurmayı hedefleyen davranışlar; yani konuşma, anlaşma, işbirliği, ortaklaşma. Birinci grup ölüme, ikinci grup hayata doğru gidiyor, öyle değil mi?İnsanı insan haline getiren, yüzbinlerce yıl önce bu kollektif yaşama düzenin başarabilmiş, böylece kendisinden güçlü hayvanlarla, çetin doğa koşullarıyla baş edebilmiş olması değil mi?

İyi de neden insanlar birçok yerde hâlâ ölümü tercih ediyor? Tutulan yaslar yetmiyor mu kimseye? Yas tutmak acıdır. Fakat her gün birilerinin yasını tutmak bile insanları ölüme ve öldürmeye koşmaktan alıkoymuyor. Yas tutmaktan daha acı ne var? Galiba daha acısı ölülerinin yasını bile tutamamak. Onlara sahip çıkamamak. Acaba bunları anlatsak insanlar ölmekten, öldürmekten vaz geçer mi?

Fakat bunu insanlara nasıl anlatmalı? Hikâye tek başına yeterli olmayabilir, acaba ona müzik eklesek nasıl olur? Dans da olsa? Uzaklardan, Rusyadan gelmiş bir kadın grubunun yardımını da katalım mı? Böylece hikâyenin etkisi daha da artar, değil mi? “Karamel”den (“Sukkar Banat”, 2007) tanıdığımız Nadine Labaki böyle düşünmüş olsa gerek. Ama genç oyuncu-yönetmen bunları düşünmekle kalmamış, etkileyici bir film ortaya koymak için uygulamış da. İzlerken kendi kendime sorma ihtiyacı duydum: Müzik ve dans bir hikâyeye bu kadar mı cuk oturur?

Film sayesinde kendimizi sorguluyoruz: Benim için hangisi daha önemli; inancım mı, hayatım mı? Soruyu ikiye ayırıp şu hale de getirebiliriz: İnancım için hayatımdan vaz geçer miyim? Peki, hayatta kalmak için inancımı feda edebilir miyim? Ama başka bir soru daha var: İnancımdan, başka birilerinin hayatı için vaz geçebilir miyim? Evetse, kimin hayatı için? Hayır ise cevap, başkalarının ölmesine ne kadar dayanabilirim? Kaç ölüm gerekir pes etmem için? 

Hep yollardayız, bir yerlere gidiyoruz. Ama nereye gideceğimizi biliyor muyuz? O tarafa mı, bu tarafa mı? Cevabı bildiğimizi iddia ediyorsak bile doğru davranışın ne olduğunu tekrar düşünmekte yarar var. Öyle bir an gelir ki bu soruya, “Farketmez, nereye olursa” demekten başka çaremiz kalmaz. Galiba bu sözü yakınlarımızı kaybetmeden önce söyleyebilmemiz gerekiyor. Bırakalım, bizim içimizde de ölüm değil, hayat kazansın. Hep birlikte yaşayalım, hayat için şarkı söyleyip dans edelim, olmaz mı?

Reklamlar