Bilgi hangi yöntemle öğrenilir?” dendiğine ilk önce tümevarımı ve tümdengelimi hatırlayanların, “benzetme”ye, yani “analoji”ye haksızlık ettiklerini düşünegelmişimdir hep. Sevgili Bet, sen onlara değil, bana inan: Gerçekte insanlar her şeyi benzetme yoluyla öğrenirler ama, biz yine de “hemen hemen her şeyi” diyelim ki epistemologlara ayıp olmasın. Her neyse. Sizce bir sinema filmi yapmak, pasta yapmaya benzer mi?

Eğer biri size sinema filminin oluşmasını anlatırken vahiylerle başlayan büyülü, mistik bir süreç betimliyorsa, sizin işin uzağında olmanıza güvenerek biraz yüksekten konuşuyor demektir. Çünkü yakından tanımadığımız her iş bize mucize gibi gelir. Hayır, bir matematikçinin uzun ve karışık formüllerle boğuşmasından ya da açık kalp ameliyatlarından söz etmiyorum, örneğin bir pastanın yapılışını düşünün: Sütü, yumurtayı, unu, şekeri, kakaoyu tencereye koyup karıştırırsanız elde edeceğiniz bulamaç hiçbir şeye benzemez. Ama aynı malzemeyi belirli miktarlarda karıştırıp doğru sürelerde, uygun sıcaklıkta pişiren bir usta sonuçta bize nefis bir pasta sunabilir. Ne var ki, kendimiz yapamasak da bize tanıdık geldiği için bu süreci bir mucize saymayız.

YÖNETMEN İLE YAPIMCI

Mutfakta aşçı neyse, sinemada da “yönetmen” ya da öteki adıyla “direktör” odur. Ortaya çıkardığı ürünün ticari anlamda sahibi o değildir, ama eser onun imzasını taşır. Burada sahip kimdir? Ürünü kim kiralar ya da satar? Pastanenin sahibi değil mi? İşte onun sinemadaki karşılığı “yapımcı” ya da “prodüktör”dür.

Peki, pastanın nasıl imal edilmesi gerektiği konusunda kimin dediği olacaktır, yönetmenin mi, yapımcının mı? Bazen bir yapımcı, “Bir film yapsak da para kazansak” diye yola çıkar, “Hangi filmler, neden çok seyrediliyor?” diye araştırmalar yapar, sonra da bir yönetmenle anlaşır, ekibini kurar, film çekilir. Sonra da filmin “gişe hasılatı”na bakılır, yani kaç kişi seyretmiş, daha doğrusu bu film sayesinde kaç para toplanmış, yapımcı masrafları o rakamdan çıkararak kalan kârı hesaplar. Ortaya iyi bir rakam çıkmışsa, yönetmenle el sıkışır ve belki de yeni bir film için anlaşır. Amerika Birleşik Devletleri’nde işler daha çok böyle yürü diyeceğim ama, orada film şirketlerinin ücretli yönetmenleri de var. Sonuçta böyle bir ortamda, satış ihtimali yüksek olmayan, az seyircili olacağı beklenen filmlerin ortaya çıkamayacağı aşağı yukarı belli. Özellikle “Hollywood” sözcüğüyle özdeşleşmiş bu dünyaya isterseniz “yapımcı sineması” diyelim. Hepimiz bu sistemi tanıyoruz: Kimi oyuncular “çok satan yıldızlar” haline getiriliyor, bir koyundan birden çok post çıkarır gibi filmlerin bilgisayar oyunları, oyuncakları, giysileri… de piyasaya sürülüyor. Ama bir şey daha ekleyelim: ABD’de bu sisteme girmek istemeyen ve kendi yaptıkları işi “bağımsız sinema” diye adlandıran yönetmenler de var, onlar da mecburen “Sundance Film Festivali” gibi kendi sistemlerini oluşturuyorlar. Ayrıca her filmi belli bir çizginin üstünde, çok iyi ABD’li yönetmenler olduğu gibi (benim iki favorim: Orson Welles ve Charlie Chaplin), bunların dışında da başyapıt düzeyinde ABD filmleri çekilebiliyor. Dikkat ederseniz, “Amerikan filmi” demiyorum, çünkü Amerika bir ülke değil, koca bir kıta, hatta koca iki kıta. Burada kastettiğim ise sadece “ABD” adlı ülke.

İkinci dünya savaşının ardından Avrupa kendisini yenilerken, sinemaya da farklı olanaklar sundu. Fransa’da, İtalya’da, Almanya’da “Benim söyleyecek sözüm var, onun için film yapıyorum” diyen yönetmenler çıktı. Neyse ki bu yönetmenler, çektikleri filmlerin masraflarını karşılayan ve “Yaşa, yürü aslanım, kim tutar seni…” diyen yapımcılar da buldular. Böylece yirminci yüzyılın üçüncü çeyreğinde Avrupa’nın farklı ülkelerinde gişe kaygısı olmadan insanoğlunun ahir dünyadaki macerasını ekrana yansıtabilen filmler yapıldı, hatta eleştirmenler bu filmleri gruplayıp adlandırdılar, bunlara da “sinema akımları” dendi. Neler gibi? Fransa’da “yeni dalga (la nouvelle vague)”, İtalya’da “yeni gerçekçilik (neorealismo)”, İngiltere’de “özgür sinema (free cinema)” ve ardından “İngiliz yeni dalgası (British new wave)” gibi.

Yirminci yüzyılın son çeyreğinde ise Güney Amerika’dan Çin’e, Afrika’dan Ortadoğu’ya kadar dünyanın çok farklı yerlerinden sinemayı derdini anlatmak için kullanan yönetmenler ortaya çıktı. Bir de baktık, her köşeden değişik usullerle pişirilmiş, herbirinden farklı tatlar alınan çeşit çeşit pastalar geliyor önümüze.

Yirmi birinci yüzyılın başında tablo şöyle idi: Bir yandan “yapımcı sineması” en “ileri” teknolojik olanakları kullanıyor, örneğin çizgi film kahramanlarını göz alıcı filmlerle seyirciye yeniden, yeniden sunuyor, öte yandan dünyanın farklı ülkelerinde, değişik kültürlerde yetişmiş yönetmenler dilinden anlamadıkları toplumlara kendi gerçeklerini anlatmaya çalışıyorlar ve bunu başarıyorlar. Acaba buradan, sinemanın kendi başına bir iletişim ortamı, bir dil olduğunu söylemek mümkün mü?

Aslında bu soru beni aşar. Bu yüzden onu tartışmak yerine size bir öneride bulunayım: Güney Kore’li yönetmen Kim Ki-duk‘un 2003 tarihli “İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış, …. ve İlkbahar” (Bom yeoreum gaeul gyeoul geurigo bom) adlı filmini seyredin. Eğer gölün ortasındaki mini-manastırda geçen olayları izlerken huzurun sırrını keşfedebilirseniz, filmin “Kış” bölümündeki keşişi oynayan yönetmene de uzaktan bir selam sarkıtın. Neden bu filmi önerdim? Çünkü bir arkadaşım dedi ki: “Bu filmi seyrettikten sonra, sinema ile söylenebilecek şeylerin bitmemiş olduğunu anladım.”

Öte yandan, gördüğünüz gibi, sinemacılığın pastacılığa üstün bir tarafı var: Güney Koreli bir pastacının ürünlerinin tadına bakma fırsatım hiç olmadı, ama aynı ülkeden beğendiğim, filmlerinden keyif aldığım bir yönetmen var.

OTÖR TEORİSİ

François Truffaut

Sinemada “yönetmen”in önemini yazılarıyla ilk ortaya koyan bir Fransız sinema yazarı oldu, aynı zamanda iyi bir yönetmen olan François Truffaut. Truffaut yazılarında her sinema filminin aslında o filmin yönetmeni kim ise onun görüşlerini, eğilimlerini yansıttığını, filmlerin buna göre incelenmesi gerektiğini anlattı ve bu yaklaşımına Otör (“Auteur”) kuramı dedi. Sonradan bu terimden yola çıkılarak, kendi havasında, başkalarınınkine benzemeyen filmler yapan yönetmenlere de “otör yönetmen” dendi.

Burada bir dakika nefeslenip şu “otör” ne demek onu açıklamak istiyorum. İlk duyduğumda bu sözcüğün, hani “işin otoritesi” gibi bir anlama geldiğini sanmıştım, ama yanılmışım. Fransızca “auteur” sözcüğü, İngilizcedeki “author” gibi “yazar” anlamına geliyor. Truffaut’nun kuramı, işini hakkıyla yapan bir yönetmenin film çekmesini, yaratıcılık gerektiren bir süreç olarak görür ve bir yazarın roman yazmasına benzetir. Ha, bir de şöyle derler: Otör öyle bir yönetmendir ki, birkaç filmini seyrederseniz, ondan sonra adını görmeseniz de onun filmini tanırsınız.

Filmin ticari sahibinin yapımcı ya da yapımcı şirket olduğunu söylemiştik. Peki yere göğe koyamadığımız yönetmen sadece filmi çekerken alacağı ücret ve afişlere, “Bir ….. filmi” satırındaki boşluğa adının yazılması ile mi yetinecek? Eğer şirketin aylıklı elemanı ise, evet. Ama bir de telif hakkı meselesi var. Avrupa Birliği’ndeki ortak kanuna göre yönetmen bir sanatçı sayılıyor ve ortaya çıkan filmin telif hakkı yönetmene ait oluyor. Böylece aşçımız, yaratıcılığının ya da “yazar”lığının karşılığını almış oluyor.

Bir de pastanın nasıl yapılacağının yazılı hali, yani tarifi var, –ki eskiden bu yazılı biçime tarifname denirdi– bu da sinema filminin senaryosuna karşı geliyor. Pasta hiç ortada yokken bu tarifi oluşturan kişiye, yani filmin hikayesini yazana da senarist deniyor. Fakat bu hikaye başka bir yazı gerektiriyor.

Caner Fidaner

.

Meraklısına notlar:. Kim Ki-duk’un “İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış, …. ve İlkbahar” adlı filminin fragmanını burayı tıklayarak seyredebilirsiniz. Fragmanın son sahnesinde (1′ 42”) yönetmeni de göreceksiniz.

Reklamlar