Marslı arkadaşım Bet birinci yazı için teşekkür etti, ama bir yandan da “Anası babası tamam da, önce bütün o filmlerin varlık nedenini bir anlatsaydın” diye sitem etti. Gerçekten de, altı üstü uydurulmuş hikayeleri hareketli resimlerle göstermekten ibaret bir insan faaliyeti nasıl oluyor da bu kadar yaygınlaşabiliyor? Muhtemelen aşağıdaki notlar da bu soruyu hakkıyla yanıtlamaya yetmeyecek, siz de bu konudaki görüşlerinizi paylaşırsanız eminim Bet müteşekkir olacaktır.

Ricciotto Canudo: Sinemaya "yedinci sanat" diyen oydu (1912)

Her gün milyonlarca kişi neden film seyretmeye zaman ayırıyor? Eğer siz de benim gibi kendisinin ve yaptığı işlerin önemli sayılmasından hoşlanan biriyseniz, “Çünkü, sinema bir sanattır” cevabı hoşunuza gidecektir. Öyle ya, sanat insanoğlunun önemli faaliyetlerinden biri, siz de bir film seyrediyorsunuz, böylece sanatsal bir faaliyette bulunmuş oluyorsunuz. Çekici bir düşünce. Ama bu açıklama, neden sinema filmlerinin öteki sanat ürünlerinden çok daha fazla rağbet gördüğü sorusuna cevap vermiyor.

Hegel estetik derslerinde beş sanat sayarmış: mimari, heykeltraşlık, müzik, resim, şiir. Sonra Ricciotto Canudo adlı bir İtalyan yazar, 1912’de yazdığı bir makalede dansı altıncı sanat olarak eklemiş, sinemayı da önceki sanatların bir sentezi olarak ve “yedinci sanat” adıyla tanımlamış. Şimdi lütfen geçtiğimiz bir yıl içinde kaç şiir okuduğunuzu, (işe ya da gezmeye giderken yolunuza çıkanlar hariç) kaç heykel gördüğünüzü, kaç resim sergisi ya da sanat müzesi gezdiğinizi bir düşünün, sonra yine bir yıl içinde izlediğiniz, üzerinde konuştuğunuz filmleri aklınızdan geçirin. Göreceksiniz ki, hayatımızda sinemanın tuttuğu yer belki ancak müzik sanatıyla karşılaştırılabilir.

Sinemanın, yirminci yüzyılda önüne çıkan radyo, televizyon, bilgisayar gibi teknolojiler yüzünden izleyici kaybetmek bir yana, yeni teknolojileri kendi amacına uygun biçimde kullanarak yıldan yıla daha da yaygınlaşmayı başardığını hatırlayalım. Eh, madem ki sinema gündelik hayatımızda bu kadar yer tutuyor, insan için çok önemli, çok lüzumlu bir şey olsa gerek.

Sinemanın bizim için önemi belki ancak yemek yeme ihtiyacı ile karşılaştırılabilir, diye düşündüm ve arkadaşlarıma şöyle bir soru yönelttim: “Şu ya da bu nedenle ikisinden birini seçmeniz gerekse, sinemaya gidip film mi seyrederdiniz, bir öğün yemek yiyip karnınızı mı doyururdunuz?” Cevap verenlerin çoğu yemek yemeyi tercih etti. Ancak içlerinden birisi, eldeki verinin seçim yapmak için yeterli olmadığını söyledi ve “Örneğin” dedi, “Annemin mercimek çorbasını hiçbir filme değişmem. Öte yandan öyle filmler var ki, onları tekrar seyretmek, bana lüks bir lokantada yiyeceğim yemekten çok daha keyifli gelir.” Düşündüm: Arkadaşımın annesinin çorbası benim için çok bir şey ifade etmiyordu ama, galiba ben de annemin kuru fasulyesini bir film için feda edemezdim.

Theo Angelopoulos gazeteci rolünde - Anaparastasi (1970)

Demek ki yemeklerin öznel yanları var, her içtiğimiz çorbada, yediğimiz kuru fasulyede annemizin sofrasında öğrendiğimiz tadı arıyoruz. Acaba aynı şey sinema filmleri için de geçerli mi? Belki de sinemaya giderken seyredeceğimiz filmden en önemli beklentimiz, kendimizin, daha doğrusu kişisel tarihçemizin bir parçasını perdede görmek? Ama bunu yaparken sinemanın bana, benim hakkımda, bildiğimden fazlasını göstermesi gerek, yoksa film seyredeceğime evimde aynaya bakar kendimi orada seyrederim.

Ben kendimi çok özel, çok biricik sayıyorum, ama aslında herkes kendisi için biricik. O halde sinemanın öyle bir büyüsü var ki, hepimizde ortak olan, ama her birimizin sadece kendisine ait sandığı bazı şeyleri bulup perdeye aktarıyor, böylece aynı filmde kendisinden bir parça gören birçok insana seslenebiliyor ve kendisine çok sayıda seyirci toplayabiliyor.

Böylece sinema yalnızca bir sanat olmaktan çıkıyor, yeni mesleklerin ortaya çıkmasını sağlıyor, yıllar içinde bir endüstri, bir sektör haline geliyor. Ama bütün bunları filmleri izlemek için gönüllü olarak para ödeyen izleyiciler sayesinde yapıyor.

Sinemanın yaygınlaşmasında eğitim sisteminin büyük payı oldu, diye düşünüyorum. Sinemayı bir ders haline getirmedikleri, öğrencileri film seyredip özet çıkarmaya zorlamadıkları, bu konuda sınav yapmadıkları, not vermedikleri için, sinemaseverler olarak öğretmenlere ne kadar teşekkür etsek azdır. Yani eğitim sistemi, sinemayı farketmeyerek, es geçerek ona en büyük iyiliği yapmıştır. İzninizle ikinci bir teşekkürü de çocuklarına sinemaya gitmeyi yasaklayan anababalara göndermek istiyorum. Kimbilir kaç kişi o yasaklar sayesinde iyi bir film izleyicisi olmuştur.

Şimdi sinemanın büyüsüne geri dönelim. Sinemanın babası saydığımız fotoğraf, var olmuş bir görüntüyü saptar, bir zeminin üzerine yapıştırır, böylece bir an’ı, bir saniyeyi dondurur. Sinemanın annesi saydığımız düşgücü ise aslında var olmayan bir süreci düşünce düzleminde gerçekleştirir. Sinema filmi ise geçmişin görüntülerinden yararlanarak gelecek hakkında bir şeyler söyler. Sinema geçmişi taklit eder, tekrarlar, ama bunu yaparken aynı zamanda mevcut gerçeği çarpıtır ki geleceği de içine koyabilsin. Demek ki sinemacı hem geçmişi, hem geleceği içeren bir ürün yaratmaktadır.

Ama ürünü gerçekleştiren sinemacı değildir, çünkü hiç izlenmemiş bir film yok hükmündedir. Filmi “gerçek” hale getiren, izleyicidir. Sinemacı filmi adeta “teklif eder”, izleyici ise izlerken kabul ya da reddeder. Bir film, ancak izleyici onu kabul eder, benimser, içselleştirirse dünya üzerinde bir etkisi ortaya çıkar ve bu şekilde hayalden gerçeğe dönmüş olur. Demek ki, kendisini oluşturanın hayali olan bir film, onu izleyenin gerçeği olacaktır.

Sapığın Sinema Rehberi (The Pervert's Guide to Cinema, 2006)

Yunanistanın en önemli yönetmeni Theo Angelopoulos, çektiği ilk uzun metraj film olan “Anaparastasi”de (1970), bize Yanya’nın bir köyünde işlenmiş bir cinayeti anlatır. Filmde savcının cinayet olayını soruşturmasını izleriz. Bu süreç boyunca olaylar parça parça yeniden anlatılacaktır. Zaten filmin adı Yunanca’da “olay yeri incelemesi sırasında sanıklara yaptırılan yeniden canlandırma” anlamına gelmektedir. Angelopoulos bu filmde geçmişte gerçekleşmiş bir olayı tersten anlatarak sinema sanatının işlevini bir eğretileme (metafor) ile göstermiştir. Sinema da geçmiş olayları farklı sırayla kurgulayıp bize aktarmıyor mu? Ayrıca bu filmde yönetmen, olayı izleyen bir gazeteciyi kendisi oynar ve bizi yukarıdaki gibi bir yorum yapmaya zorlar adeta. Filmin asıl sürprizi ise şudur: Yönetmen bize her şeyi anlatır, fakat asıl cinayet sahnesini bir türlü göremeyiz. Böylece Angelopoulos gerçeğin tümünü anlatmasının mümkün olmadığını alçakgönüllü bir şekilde biz izleyicilere hatırlatmaktadır.

Sinemanın ne olduğu, nasıl bir işlev gördüğü üzerine en çok düşünenlerden biri olan Slavoj Žižek (“Jijek” diye okunuyor), sinema ile ilgili görüşlerini Sapığın Sinema Rehberi (The Pervert’s Guide to Cinema, 2006, 150 dk., yönetmen: Sophie Fiennes) adlı bol örnekli bir filmde toplamış. Adından da anlaşılacağı gibi bu filmin bize sinemanın ne yüce bir sanat olduğunu anlatmaktan gibi bir amacı yok. Freudcu ve Lacancı psikanaliz’in bulguları ışığında yapılmış bu belgesel, onun yerine, bize çeşitli filmlerde insanın bilinçaltının nasıl ortaya döküldüğünden söz ediyor. Gerçekten de bir filmde gördüğümüz, örneğin bir yılan, hiçbir zaman sadece yılan değildir; bir sahnede denizin durgun ya da fırtınalı olması da meteorolojik bir raslantı değil, psikolojik bir göstergedir. Bu göstergeler benim için olduğu gibi sizin için de geçerlidir. Bu evrensellik sayesinde bilinçli bir yönetmen çok sayıda insana hitap etmeyi becerebilir.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz: İyi bir sinemacı fareli köyün kavalcısına benzer, ancak, kavalının sesine kattığı büyü ile yalnızca köyün farelerini ya da çocuklarını değil, bütün ahalisini peşinden sürükleme ustalığına sahiptir.

.

Caner Fidaner

.

Meraklısına notlar: Anaparastasi filminin jeneriğini izlemek istiyorsanız burayı, filmden bazı fotoğrafları görmek için burayı tıklayın. The Pervert’s Guide to Cinema‘nın imdb sayfası da burada.

Reklamlar