Bet isimli, Marslı bir arkadaşım var. Dediğine göre Mars’ta sinema yokmuş. Ama Bet artık buralı ve film seyretmekten çok hoşlanıyor. Bir yandan sinema hakkında bilgilenmek, bir yandan da işin keyfini çıkarmak istiyor. Benden kendisi için sinema yazıları yazmamı rica etti. Bakalım becerebilecek miyim?

Auguste Lumière (solda) ile Louis Lumière (sagda)

Her ne kadar adına film denen hareketli resim kareleri ilk kez on dokuzuncu yüzyılın son yıllarında ortaya çıkmış ise de “sinema” yirminci yüzyılın çocuğudur. Ama tabii sinema kendi kendine doğmadı, bir babası, bir de annesi vardı. Görüntüler hareketli hale gelmeden önce tek tek çekiliyordu, bu işin adına fotoğraf deniyordu. Teknik gelişti, fotoğraflar ardarda dizildi, hızla gösterildi, film oldu. Bunu da ilk kez fotoğrafçılar yaptı. Demek ki, sinemanın babası fotoğraftır.

Fakat sinema ardarda gelip hareket ediyor gibi görünen fotoğraflardan çok daha fazla bir şeydir. Sinemanın ortaya çıkabilmesi için hareketli fotoğraflara anlam eklenmesi gerekmiştir. Herhangi bir sinema filminin içinde insan zihninden, düşgücünden kaynaklanan kimi öğeler bulunur, öykü, duygu, tiplemeler gibi. Bu öğeler sayesindedir ki, film izlendiğinde insanı etkiler. Demek ki sinemanın annesi de düşgücüdür.

Lyon’da geniş bahçeli büyük bir konakta oturan ve evlerinin hemen yanında babadan kalma bir fotoğraf stüdyosuna sahip olan Auguste Lumière ile Louis Lumière, yaptıkları işi geliştirmek için yıllarca uğraştılar ve sonunda ardarda gösterilen fotoğraflardan hareketli bir görüntü elde etmeyi başardılar. Bu ikili sonradan bütün dünyadaLumière Kardeşler olarak tanındı. İki kardeş ilk olarak kendi aile fertlerinin ve işyerlerinde çalışan işçilerinin filmlerini çektiler. 1895 tarihli, “Lyon’da Lumière Fabrikasından İşçilerin Çıkışı” (“Sortie des Usine Lumière à Lyon”) adlı 17 metre uzunluğundaki görüntü şeridi dünyanın ilk filmleri arasındadır. Yaklaşık 50 saniye süren bu filmi görmek için burayı tıklayabilirsiniz. Lumière Kardeşler 1895 yılının aralık ayında, Paris’in Kapuçinler Bulvarında bir kafede yaptıkları gösteride, o zamana kadar çektikleri kısa filmlerden onunu arka arkaya izlettiler. Kendileri o sırada farkında değillerdi ama, o gün dünyanın ilk sinema gösterisini gerçekleştirmişlerdi. O gösterideki bütün filmleri merak ediyorsanız, burayı tıklayın, sözünü ettiğim on filmi izlemek sekiz buçuk dakikadan daha az zamanınızı alacak. (Suat Tülek‘in dünyanın ilk filmi üzerine yazısını okumak için burayı tıklayınız)

"Bir trenin Le Ciotat garına girişi"

Lumière Kardeşler’in yaptığı ilk filmlerden bir başkası, 1896 tarihli“Bir trenin La Ciotat garına girişi”dir (“L’Arrivée d’un Train en Gare de la Ciotat”), bu film de yaklaşık 50 saniye sürer.  Burayı tıklayarak seyredebileceğiniz bu filmle ilgili bir de hikaye vardır, filmin ilk gösterimi sırasında seyircilerin koltukların altına kaçtıkları söylenir. Yakınlarda ciddi bir yazar bu iddianın bir şehir efsanesi olduğunu açıkladı, ama seyircilerin hayret ve korku sesleri çıkardıklarına itiraz etmeden. 

Bu ilk filmlerinin seyircileri arasında bir gözbağcı da vardı. Tam adı Marie-Georges-Jean Méliès olan ama daha çok Georges Méliès olarak bilinen bu sanatçı, izlediği yeni buluşun önemini kavradı, onunla o güne kadar hiç görülmemiş şeyler yapılabileceğini düşündü.

Georges Méliès

Mélièsnin kendi hazırladığı stüdyoda çektiği yüzlerce filmden birkaç örnek görelim. 1902 tarihli yaklaşık on iki dakikalık Aya Yolculuk burada, 10 dakikalık Denizler Altında Yirmi Bin Fersah burada (tarihi: 1907), burada da “Le locataire diabolique”, yani Şeytani Kiracı adlı altı dakikalık film var, tarihi 1909. Bu sonuncu filmin elle tek tek bütün kareler boyanarak renklendirilmiş olduğunu da not edelim. Gördüğünüz gibi, filmlere düşgücünü de katarak onu sinema haline dönüştüren kişi, yani sinemanın annesi, Georges Méliès’dir.

Fotoğraf ile düşgücü ikilemi, yalnızca sinemanın başlangıç dönemi için geçerli değil. Bu iki kavrama “sinemanın iki sütunu” diyebiliriz ve bütün sinema tarihini bu iki kavramın yer yer ayrışması, yer yer buluşması olarak okuyabiliriz. Burada “fotoğraf” derken, sözcüğü “fotoğraf sanatı” anlamında kullanmıyorum, sözcüğün “çevremizde varolan bir görüntüyü tespit edip yansıtmak” anlamını kastediyorum. Hani, “Arkadaşımız konuşmasında, içinde bulunduğumuz durumun bir fotoğrafını çekti” derken olduğu gibi, mecazi bir anlam bu.

Aya Yolculuk

Sinemanın “fotoğraf”, yani “gördüğünü tespit etme” sütunu şudur: Sinemacıların bir kısmı bu sanatı doğayı, toplumu, hatta insanın doğayla ve öteki insanlarla ilişkilerini gözlemek ve yansıtmak için bir araç olarak görürler ve o yönde ürünler verirler. Sinemanın bu işlevi ile izleyiciye bir çok bilgileri iletmek, onu başka zamanlarda, başka mekanlarda gerçekleşmiş olaylardan haberdar etmek de mümkündür. “Belgesel” diye adlandırdığımız filmler ya da bütün filmlerin belgesel yönleri bu sütun içinde düşünülebilir.

Ama sinema bundan ibaret değildir, sinemanın ikinci bir sütunu daha vardır: İnsanlara gerçek yaşamda gördükleri ya da göremedikleri öyküleri, düşleri izletmek. Kurgulama, hikaye etme bu kavramın içinde yer alır. Günümüzde Amerika Birleşik Devletleri (ABD) sinemasının çok başarıyla uyguladığı bu anlatım biçimi ile yalnızca yeni masallar yaratılmaz, eski masallar da yeni bir kimlik kazanır. Örneğin yüzlerce yıl insanların zihinlerinde farklı şekilde canlandırdığı pamuk prenses, Disney’in filmiyle adeta bir üniforma sahibi olmuştur. Çünkü o filmden sonra herkes pamuk prensesi Disney filmindeki gibi hatırlamaya başlamıştır.

Aslında bu iki sütunu birbirinden ayırmak pek mümkün olmaz; her filmin hem gerçek dünyayı yansıtan bir yönü olacaktır, hem de filmi gerçekleştiren kişi o görüntüleri kendi düşgücüne göre kurgulayacaktır. ABD sinemasının yalnızca düşsel kahramanları perdeye taşıyan filmlerinde bile gerçek dünyadaki insan ilişkileri vardır, yalnızca gerçeği yansıttığını iddia eden bir belgeselde bile yönetmen gerek görüntü seçiminde, gerek kurguda kendi gözünü işin içine katacaktır.

Caner Fidaner

Reklamlar