Film 1: Havuz (“Swimming Pool”) Yönetmen: François Ozon, Oyuncular: Charlotte Rampling, Ludivine Sagnier, 2003, Fransa

Film 2: Sen Benimsin (“La Piscine”) Yönetmen: Jacques Deray, Oyuncular: Alain Delon, Romy Schneider, Jane Birkin, 1969, Fransa

Biz sinema filmini iki boyutlu bir perdede seyrederiz, ama o film yönetmenin zihninde üç boyutlu olarak ortaya çıkmıştır. Seyirci için yönetmenin o üçüncü boyutuna geçmenin bir yolu vardır: Anahtar sahneyi bulmak! Her yönetmen, filmine bir anahtar sahne koyar, seyircisine o sahneden geçip filmin içine girme fırsatı verir. Bence “filmi anlamak” sözüyle kastettiğimiz de bu süreçtir işte. Bir film seyrederken bana en keyifli gelen işlerden biri, o anahtar sahneyi yakalamaya çalışmaktır. Yönetmen o sahnede bazen kahramanın ağzından, bazen de sinema diliyle öyle şeyler söyler ki, filmin geri kalanı o sahnenin ışığıyla aydınlanır, izleyiciye çok farklı, yeni bir dünya sunar.

Ozon’un 2003 yapımı Havuz adlı filminde de böyle anahtar bir sahne var, hem de filmin hemen başında. Yazar Sarah Morton (Charlotte Rampling) metroda kendisini tanıyan ve adını söyleyen okuruna, “Beni biriyle karıştırdınız herhalde… Ben sizin sandığınız kişi değilim, özür dilerim.” der. İlk duyduğumda sadece Brechtçi bir yabancılaştırma öğesi sandım bu sözü, fakat film bittiğinde belki de filmin yapılış amacının o cümlede saklı olduğunu düşünmeye başladım.

La Piscine, 1969 - Jacques Deray Hayranı olduğu yazarı, Sarah Morton’u görünce heyecanlanan okur gibi, ben de Charlotte Rampling’i görünce heyecanlanmıştım. Ama Ozon bana karakteri aracılığı ile dikkatli olmamı söylemişti en baştan, o benim sandığım kişi değildi! Gerçekten de film boyunca ilmik ilmik örülen hikaye, son sahnede bütünüyle tersine döndü, kafamda hikayeyi baştan yazmam gerekti. Charlotte Rampling ile üst üste binmiş Sarah Norton’un, film boyunca benim sandığım Sarah Norton olmadığı ortaya çıkmıştı. Editörün kızı da “aslında” editörün kızı değildi. “Aslında”? Hangi referans sistemine göre “aslında”?

Yoksa bu film de benim sandığım film değil miydi? Yine ürün çıkaramayan bir yazarın havuz başı maceralarını anlatan, Jacques Deray‘ın yönettiği La Piscine adlı filmin bir çeşit devamı ya da yeniden çevrimi miydi bu izlediğim? Ozon 1960 doğumlu olduğuna göre, pekala Deray’ın filmini 9-10 yaşlarında görmüş, ondan etkilenmiş, yıllar sonra onu anımsatacak bir film yapmak istemiş olabilirdi. Ama dört kişi arasında geçen ve aşk, kıskançlık ve cinayet sürecini ustaca anlatan o filmde bu kadar şaşırtmaca yoktu.

Swimming Pool (Charlotte Rampling, Ludivine Sagnier)

Belki de Ozon, Deray’ın filmi ile 34 yıl sonra yaptığı film arasında, anababalarla çocuklar arasındaki ilişkiyi düşündürecek bir paralellik kurmak istemiş, bunun için La Piscine filminin çocuğu olabilecek bir film çekmişti? Ozon’un filmi, Deray’ın filmi ile benzer mekan, benzer ilişkiler gibi “genetik” yakınlıklar taşıyor, fakat yeni filmin anlatımı, gerçek yaşamın renkliliğine uyacak şekilde, çok daha karmaşık.

Hani gençken anababamıza hiç benzemediğimizi düşünürüz, ama yaşımız otuz – otuz beş olunca pek çok özelliğimizin anababamızdan farksız olduğunu görürüz! Eğer o yaşta benzerlikleri kabul edebilirsek, kendi farklılıklarımızı da oluşturmaya başlayabiliriz, böylece kendimiz olmak için bir fırsatımız olur, işte Ozon bu filmle böyle bir sürece sinemadan bir örnek sunuyor. Böyle bir örnekleme için, dış dünyadan görece ayrılmış bir ev ile onun havuzu, mükemmel bir mekan oluyor; “ev” hepimiz için ilk yıllarımızı yaşadığımız ev, belki de annemizin bedeni anlamına geliyor, “havuz” ise doğmadan önce suyun içinde yaşadığımız yer olan ana rahmi, yani “uterus”u anımsatıyor biz seyircilere. Böylece film boyunca en erken çatışmalarımızla yüzleşiyoruz.

Zaten insan yaşamının önemli bir bölümü, önceki kuşaktan bağımsız olabilme mücadelesi değil mi? Kişi, kendisi olduğunu farketmek ve kanıtlamak için yıllarca uğraşmıyor mu? Sonuçta bazıları yeni ve özgün bir kişi olabiliyor, bazı kişiler ise anababalarına olan benzerliklerini inkar etmeye devam ediyorlar, onlardan kendilerine aktarılmış özellikleri görmemeyi ısrarla sürdürüyorlar. Sonuçta özgün yanlarını geliştirme fırsatları hiç olmuyor, bir hayhuy içinde yaşamaya devam ediyorlar. Önemli filmlerin ticari taklitleri gibi, anababalarının özelliklerini belki de farkında olmadan ölene kadar taşıyorlar, ama hiçbir zaman özgün olamıyorlar.

Şimdi filmin başındaki sözü hatırlayalım: “Beni biriyle karıştırdınız herhalde… Ben sizin sandığınız kişi değilim, özür dilerim.” Gerçek yaşamda da bazı kişiler kendileri olarak değil, daha çok anababalarının taklitleri olarak yaşamaya devam ediyorlar, “Siz kimsiniz?” sorularına da farkında olmadan “Ben annemim” veya “Ben babamım” diye cevap veriyorlar.

Anlaşılan, usta sinemacılar bize yalnızca iyi sanat eserleri sunmakla kalmıyorlar, verdikleri örneklerle kendimiz olmamız için de bize yardımcı oluyorlar.

Caner Fidaner

Reklamlar