Film: Arabulucu (The Go-Between), Yönetmen: Joseph Losey, Oynayanlar: Julie Christie, Alan Bates, 1970, İngiltere

.

Karanlık sinema salonuna girdim, baktım, koltukların çoğu boştu. Ama ne gam, muhteşem Joseph Losey‘in muhteşem filmi Arabulucu (“The Go-Between”), beyazperdeyi hakkıyla dolduruyordu. En arka sıraya oturdum, bir yandan filmi -bir kez daha- izlemeye başladım, öte yandan seyircileri gözden geçiriyordum. İçimden “Şimdi” dedim “şu izleyicilerin her biri kim bilir neler düşünüyor?”

Perdede ufaklık malikanenin merdivenlerinden koşturarak bir aşağı iniyor, bir yukarı çıkıyor, Julie Christie, Marian kimliğiyle Auguste Renoir tablolarının içinde salınıyordu. En ön sırada bir delikanlı vardı, arkadaşları ile maça gitmek yerine bu filmi görmeyi tercih etmiş bir tıbbiyeli olan bu genç, yalnızca sahneleri dikkatle izlemekle kalmıyor, filmin özgün kurgu yapısını çözmeye, karakterlerin toplumdaki hangi sınıflara karşı geldiğini anlamaya çalışıyordu. Bir de tabii, Marian’ın güzelliği ile çarpılmıştı. Belli ki film bittikten sonra afişten yönetmenin adına bakacak, bundan sonra Losey’in filmlerini kaçırmamaya çalışacaktı. 

Perdede imkansız aşkın yazışmaları, ufaklığın da yardımıyla gidip gelmeye başlamıştı. O sırada orta sıralarda oturan erişkin bir çift dikkatimi çekti. Adam yanındaki kadının elini tutmuş, ara sıra kadının kulağına eğilip ona birşeyler fısıldıyordu. Adamın filmi nasıl algıladığını düşündüm, muhtemelen filmin son sahnesini gördüğünde olmayacak bir işin peşinde koşmanın nasıl bir felaketle sonuçlanabileceğini düşünecek, yaşamakta olduğu sorunsuz hayata şükredecekti.

Film akıp gidiyor, ben aralardaki “geri dönüş”lerin, daha doğrusu “ileri gidiş”lerin seyircilerde nasıl bir etki yaptığını anlamaya çalışıyordum ki, arka sıralardan birinde oturan saçları beyazlamış, hafif kilolu bir bey gözüme çarptı; baktım yanındaki genç bayan merakla bir yandan filmi izliyor, bir yandan da beyaz saçlı adamın fısıldayarak yaptığı açıklamaları dinliyordu. Yanındaki oturan ve kendisinden oldukça genç olduğu anlaşılan hanımın sonradan “İyi ki bu filmi birlikte izlemişiz, yoksa filmden pek bir şey anlamayacaktım” demesinin o beyaz saçlı adam için ne kadar önemli olacağını düşündüm, çünkü görünüşe bakılırsa, hayatının sıkıntılı bir döneminden geçiyordu o bey, öyle dönemlerde hepimizin yaptığı gibi kendisini takdir edeceğinden aşağı yukarı emin olduğu kişileri arıyordu çevresinde.

Nihayet perdedeki hikaye tamamlandı, benim -bir kez daha- filmin sonunda gözlerim doldu ve biz seyirciler, anlatılan olayların, arabulucu ufaklığın hayatını ne kadar etkilediğini bir kez daha görmüş olduk. Kendimce filme yeni bir yorum ekleme ihtiyacı duydum, kendi kendime dedim ki, “İnsanoğlu bazen o kadar ağır yükleri sırtlanmak zorunda kalıyor ki, bütün o yükü taşımak yerine kendisini ortadan kaldırarak ağırlıktan kurtulmayı tercih edebiliyor. Ama kişiyi ortadan kaldıran böyle dehşet verici bir tercih bile, o yükü ortadan kaldırmıyor; yük, geride kalanların sırtında varlığını devam ettiriyor. Ağırlık gidiyor ama, kütle ortadan kalkmıyor. O halde önerilebilecek tek şey, yüklerle yüzleşmek, hayatın gerektirdiği bedelleri ödemek.”

Salonun ışıkları yandı, gizli bir merasimin ardından dağılan kişiler olarak salondan çıkmaya başladık. Kapıda durdum, çıkanların yüzlerini inceliyordum, her bir seyircinin filmden kendine göre bazı sonuçlar çıkardığı belli idi. Akıllarından geçenleri size anlattığım üç kişi de beni görmeden yanımdan geçip gittler, bana arkalarından bakmak kaldı. Onların düşüncelerini nereden bildiğimi merak ediyor olabilirsiniz, ama hayır, bunu size söylemeyeceğim. İzin verin, o da benim sırrım olsun.

Caner Fidaner

Reklamlar