Copie Conforme, 2010 (Aslı Gibidir / Certified Copy)

Yönetmen: Abbas Kiarostami

Oyuncular: Juliette Binoche, William Shimell

Çevresinde nelerin varolduğunu, nelerin olup bittiğini anlamak için insanın elinde çok önemli bir araç var: İnsan zihni. Ama zihnimizden söz etmek gerektiğinde nedense onun eksiklerinden, gediklerinden değil de hep güçlü taraflarından söz ederiz, neler becebildiğimizi konuşuruz. Örneğin Oliver Sacks‘ın harika kitaplarındaki ayrıksı örnekler, mutlaka size de gurur vermiştir. Oysa zihnimizin güçlü yanlarından çok, zayıf yanlarıdır gündelik yaşantımızı belirleyen, hatta hayatımıza yön veren. Bu yüzden son zamanlarda zihnimizin sınırları üzerine düşünüyorum.

Musa Polimnia - Lucignano'da, müzede sergilenen yakma tablo

Zihnimiz nerelerde yanlış yapıyor? Adlandırabildiğim birkaç temel yanılsama var. Bunlardan birisine aynılık yanılsaması diyebiliriz ve onu; “Benziyorsa, aynısıdır.” diye özetleyebiliriz. Kırmızı Şapkalı Kız’ın yataktaki kurdu önce babaannesi sanması, sonra da yanıldığını anlaması sürecini düşünün. Hepimiz ömür boyu aynı süreci kim bilir kaç kez yaşamışızdır. Örneğin bütün işverenlere ilk önce o kişi babamızmış gibi tavır alırız, babamızla bitiremediğimiz çatışmaları bir süre de onunla devam ettiririz.

Her sevgili erkeklere annesini hatırlatır; bir erkeğin, aşık olduğu kadının annesi olmadığını, ondan farklı bir kişi olduğunu öğrenmesi için ciddi, bazen de sancılı bir sürecin aşılması gerekir. Ama “O annem değil” gerçeğine ulaşmak yeterli olmaz, erkek sevgilisi için ancak“Onun bir adı var, o kendisi, o özgün bir kişi” diyebiliyorsa, ona saygı duyabilir, böylece sağlıklı bir ilişkinin temelleri atılabilir. Yoksa bir arada oldukları sürece kadın, erkek için annesinin, iyi dolma yapamayan bir kopyası olmaktan öteye gidemeyecektir.

Coca Cola ve Izgara (Jasper Johns - Coca Cola and Grid)

Yeşil Coca Cola Şişeleri (Andy Warhol - Green Coca Cola Bottles, 1962)

Kiarostami, yeni İran sinemasının kendini çoktan kanıtlamış , büyük bir yönetmeni. Kiarostami bu filmle birlikte uluslararası arenaya çıktı. Epey zamandır planladığı gibi Juliette Binoche ile işbirliği yapmış; Binoche’un, aldığı ve alacağı ödülleri hakettiğini gösteren harika oyununun da katkısıyla ortaya bir başyapıt çıkmış. Filmde ön planda bir kadın ve bir erkek var, fonda ise Lucignano kasabası ve Toskana manzaraları. Film açıldığında: “Bir sanat yapıtının kopya olması ne demek? Her bir kopya, aslında kendi başına özgün bir eser değil mi?” temasıyla karşılaşıyoruz, ardından bir kadın ile bir erkeğin ilişkisi sahneyi dolduruyor. Perdede “son” yazana kadar da filmin iki ana kahramanıyla birlikte bu ilişkinin ne kadar “asıl”, ne kadar “kopya” olduğunu anlamaya çalışıyoruz.

Michelangelo'nun Akademi Müzesi'ndeki özgün Davut heykeli

Davut heykelinin Signoria Meydanı'ndaki kopyası

Filmde sözü geçen Michelangelo‘nun Davut heykelini düşünelim, Floransa‘nın Signoria Meydanı‘ndaki heykelin aslının Akademi Müzesi‘nde olduğunu anlayabilmemiz için birisinin bunu bize söylemesi gerekiyor. Lucignano’daki müzede de yıllarca Herculanum‘da bulunduğu ve ilkçağdan kaldığı sanılmış, ama yakın zaman önce çok daha geç dönemde yapılmış bir kopya olduğu anlaşılmış bir tablo görüyoruz, dokuz müzden biri olan Polimnia‘nın yakma resmi bu.

Filmin çeşitli sahneleri bildik fi lmleri hatıra getiriyor. Diyaloglar bir Ingmar Bergman filmi izliyormuşuz gibi süregidiyor; konu Roberto Rosselini‘nin Viaggio in Italia (İtalya Yolculuğu, 1954) adlı filmini çağrıştırıyor, yönetmen de Estoril Film Festivali‘ndeki söyleşisinde (7 Kasım 2010, söyleşiyi izlemek isterseniz burayı tıklayın) henüz bir çocuk iken seyrettiğinde bu filmden çok etkilenmiş olduğunu söylüyor zaten. Sondaki pencereli çekim Michelagelo Antonioni‘nin Profession: Reporter (The Passenger / Yolcu, 1975) filminin son sahnesini, hani pencereden görünenleri izlediğimiz yedi dakikalık tek çekimi anımsatıyor. Ama hayır, bu filmin yönetmeni yukarıda saydığım isimlerden hiçbiri değil, İranlı Abbas Kiarostami; yani bu film bir kopya değil, özgün bir ürün. Galiba böylece Kiarostami yalnızca film sanatının kimi ustalarına saygı sunmuş olmakla kalmıyor, aynı zamanda kimi temaların Avrupa sinemasına özgü olmadığını da kanıtlamış oluyor.

Herşeyin hızla kopyalandığı, klonlandığı, çoğaltıldığı bir dünyada, neyi özgün, neyi kopya sayacağımız üzerinde düşünmek için bu film bire bir.

İnsan zihninin temel sınırlılıkları var demiştik, bunlardan bir de değişmezlik yanılgısıdır. Bu yanılgı o kadar güçlüdür ki, herşeyin değiştiğini sürekli olarak anımsamak zorunda kalırız, Herakleitos‘un bu değişmeyi özetleyen Panta Rei (= “Her şey akar”) sözü, yüzyılların değişikliklerine direnerek günümüze kadar felsefenin en ünlü deyişlerinden biri olmaya devam etmektedir. Kiarostami, zaman içindeki değişiklikleri ciddiye almadığımızı da bize hatırlatıyor bu filmde. Yazarın ağzından her şeyin değiştiğini, ancak bu değişmeleri hep görmezden geldiğimizi söylüyor. “Özgün olan ile kopya olan” arasındaki ilişkinin bir benzerini “önceki ile şimdiki” arasında kuruyor. Anlıyoruz ki, “şimdiki”ni kabullenemezsek, hep “önceki”nde kalırız. Artık yaprakları yeşermeyen bir bahçeye bile “güzel değil” denemeyeceğine, İranlı şair Mehdi Akhavan Sales‘in şiiri tanıklık ediyor filmde (Şiirin Türkçesi için burayı tıklayın).

Bu filmi, yetmiş yaşını devirmiş bir yönetmenden izleyicilerine “özgün olduğunuzu bilin, bugün yaşadığınızı farkedin” şeklinde bir öğüt olarak da düşünebilirsiniz.

Caner Fidaner

Meraklısına not: Beyazperdede ilk kez izlediğimiz erkek baş rol oyuncusu İngiliz William Shimell, aslında bir opera sanatçısı, bir bariton. Onu Figaro’nun Düğünü‘nden “Kont’un aryası”nı söylerken izlemek isterseniz burayı tıklayın.

Reklamlar