Tek fotoğraftan bir kısa film: Selam sana Godard!

Yorum bırakın

Godard’ın çektiği filmlere bakıldığında yalnızca meslek hayatının başındaki ürünlerde değil, sonraki filmlerinde de insan ilişkilerini hep bir varlık – yokluk zeminine oturttuğu, yani ölüm – yaşam ikileminden hiç vazgeçmediği görülecektir. Godard’ın son yıllarda çektiği belgesellerde ise bu ölüm teması şekil değiştirecektir. Daha fazla

Reklamlar

Godard: Serseri mi, Aşık mı?

Yorum bırakın

À Bout de Souffle

(“Serseri Aşıklar”),

90 dakika, 1960

Godard‘ın ilk konulu uzun filmi olan À bout de soufflé” (anlamı: “nefessiz kalma”) 1960 tarihini taşıyor. Jean Seberg ile Jean Paul Belmondo‘nun başrollerini paylaştığı bu film, sonraki Godard filmlerinden hiçbirinin erişemeyeceği bir “gişe başarısı” elde etti. Godard’ın çok bilet satmayı bir başarı olarak kabul etmeyeceğini düşündüğüm için “gişe başarısı” sözünü tırnak içinde yazdım. Daha fazla

Orson Welles: O Aslında “Birinci Adam”

Yorum bırakın

Üçüncü Adam

(“The Third Man”, Carol Reed, 1949)

Orson Welles’i yalnızca bir yönetmen olarak takdir edenlerdenseniz, onun oyunculuğunu da tanımanızın şart olduğunu söylemeliyim. Oyuncu Orson Welles’le tanışmak için de en uygun filmlerden biri Üçüncü Adam olsa gerek. Bu filmde Welles sadece birkaç kez görünmuştür, ama bu sahneler Harry Lime karakterini ölümsüz yapmaya yetmiştir. Özellikle Harry’nin sokakta, bir kapı boşluğunda görünüverdiği an, sinemanın unutulmaz görüntüleri arasında yerini almıştır. Welles’in bu filmdeki oyunculuğu için “dünyanın en kısa başrolü” de denmiştir. Daha fazla

Ayrılamayanlar

Yorum bırakın

Ayrılık, Asgar Farhadi, 2011

Cûdaiye: Nadir az Simin (Ayrılık: Nadir ile Simin)

Farsçaya yabancı değiliz hiçbirimiz, “cüda”nın “ayrı” demek olduğunu istiklal marşından biliyoruz, Asgar Farhadi‘nin filminin özgün adında “Cüdaiye”, yani “Ayrılık” var. Babası Alzheimer hastası olan Nadir ile hem kocasından, hem de İran’dan ayrılmak isteyen Simin‘in yaşadıklarını izliyoruz bu filmde.

Nadir ile Simin - Boşanma Davasında

Çiftin on bir yaşında, Temre adlı bir de kızları var. Anne onu da kendisiyle birlikte yurtdışına götürmek istiyor, ama baba buna izin vermek niyetinde değil. Sonra çerçeveye bir bakıcı adayı ile onun kocası giriyor, ilişkiler derinleştikçe hiç kimsenin masum olmadığı bir dünyayı izlemeye, hatta o dünyanın bir parçası olmaya başlıyoruz. Daha fazla

Godard’ın ilk filmleri: Beş kısa film

Yorum bırakın

Cahiers du Cinéma, No: 9, Şubat 1952

1930 doğumlu Jean-Luc Godard, İsviçre’nin Fransızca konuşulan bölgesinde yaşayan bir aileden geliyor. Hayatının önemli bir bölümünü Fransa ile İsviçre arasında geçirmiş.

Godard sinemacılığa ellili yıllarda kuramsal yazılar yazarak başlamış. O dönem katkıda bulunduğu en önemli yayın, dünyanın muhtemelen en uzun süreli ve en etkili sinema dergisi olan Cahiers du Cinéma, yani “Sinema Defterleri”. Godard’ın o yıllardaki yakın arkadaşları arasında Éric Rohmer ve François Truffaut da var. Bu üçlü sonraki yıllarda önemli filmler yapacak, bu filmler yalnızca Fransız sinemasının değil, dünya sinemasının da en dikkate değer akımlarından biri olan Yeni Dalga (“Nouvelle Vague”) içinde ciddi bir yer tutacaktır. Daha fazla

“Beynelmilel bi şii işte!”

Yorum bırakın

Sözcüğün doğrusunun “beynelminel” olduğunu sanan arkadaşımın, doğru yazımın “beynelmilel” olduğu şeklindeki iddiama inanması için bir sözlüğün tanıklığı gerekti! Halbuki, Arapça kökenli “milel” sözcüğü “milletler” demektir, başına “beyn-el” gelince anlamı “milletlerarası” olur.

Aslında, çoğulu “milel” olan bu “millet” sözcüğü de zaman içinde anlam değiştirmiş; eskiden bu sözcük ulusları değil, aynı dinden olan insan topluluklarını anlatmak için kullanılırmış, “Yahudi milleti”, “Hıristiyan milleti” gibi. Zaten günümüzdeki anlamıyla “milliyetçilik”, Fransız ihtilali ile birlikte ortaya çıkmış bir kavram değil mi? Daha fazla

Kürk Mantolu Masumiyet

Yorum bırakın

Harpilerin Madonnası – Andrea del Sarto (Madonna delle Arpie, 1517)

Eğer kendime ait bir Masumiyet Müzesi kurabilseydim, Sabahattin Ali’nin Kürk Mantolu Madonna adlı romanının henüz bir lise öğrencisi iken okuduğum nüshasını da oraya koymak isterdim. Çünkü bu harika romanı yayımladıktan beş yıl sonra Bulgaristan sınırında öldürülen Sabahattin Ali, benim belleğimde kendi başına masumiyeti temsil ediyor.
Kürk Mantolu Madonna’nın bir yerinde romanın ana kahramanı Raif Efendi, kendisini çok etkileyen tablodaki kadın resminin ‘masumluk ile iradeyi birleştirdiğini’ yazar, ardından bu resme esin kaynağı olan Andreas Del Sarto’nun Harpilerin Madonnası adlı tablosunu bulur, oradaki Meryem’i inceleyerek daha önce gördüğü Meryemlerde ‘lüzumundan biraz fazla tebarüz ettirilen, hatta manasızlığa kadar götürülen bir masumluk ifadesi’ bulunduğu yorumunu yapar. Bu tablodaki Meryem, gerçekten başka Meryemlerden farklıdır, üzerinde Harpi kabartmaları bulunan bir platformun üzerine çıkmıştır. Harpiler, yani cin benzeri mitolojik varlıklar; hani şu Paris’teki Notre Dame Katedrali’nin çatısında da bulunan, itici görünümlü yaratıklar… Tabloda onların üzerine basan Meryem’in bu pozunun, şeytanî düşünceyi yenmesini temsil ettiği söylenir. Daha fazla

Older Entries