Film: Seks ve Felsefe (Sex and Philosophy), Yönetmen: Mohsen Makhmalbaf, 2005, Fransa-İran-Tacikistan

Karanlıktan aydınlığa her çıktığımda yaptığım gibi gözlerimi kırpıştırdım. Sinemadan çıkmıştık. İkimiz. Konuşmuyorduk, ben filmdeki adamı düşünüyordum, tümünü birden kaybetme pahasına dört sevgilisini bir araya toplayan kırk yaşındaki dans öğretmenini. Sen? Sesini çıkarmadan dalgın dalgın yere baktığına göre, “O kadınlardan biri olsaydım ne yapardım acaba?” diye düşünüyordun galiba.Bilmiyorum sen mi sordun, ben mi: “Bir çay içsek?” Öbürümüz cevapladı: “Evet, çok iyi olur!” Sessizce yürümeye başladık. İkimiz. Nereye doğru gittiğimizi pek düşünmeden bir sokağa girdik. İki taraftaki yüksek binaların karanlık yüzlerinden tedirgin olmuştum biraz, oraları tanımıyordum çünkü. Senin mahallendeydik, ama çevreye sorar gözlerle bakmandan anladım ki, sen de nerelerde olduğumuzun farkında değildin. Bakışlarımızla anlaştık, buralarda dolaşıp daha geniş, tanıdık bir cadde arayacaktık. 

Ama buna gerek kalmadı, köşeyi döndüğümüzde ışıklı bir koruluğun yanında bulduk kendimizi. İkimiz. Koruluğun girişi gibi görünen açıklık, yerden ışıklandırılmış bir yolun da başlangıcıydı, yol ağaçların arasına doğru gidiyordu. Çevrede bizden başka kimse yoktu, bu yolun o gece bizim üzerinde yürümemiz için yapılmış olduğuna hükmettik konuşmadan. Işıklı yolda yürümeye başladık, az sonra yol bitti, karşımıza görkemli bir kaya çıktı. Hemen kayanın dibinde bir kaç tahta masasıyla bir çay ocağı göründü, garson olduğu anlaşılan genç bize doğru seyirtti, “Buyrun,” dedi, “sizi bekliyorduk!”

Bir şey dememize fırsat vermeden bizi dört kadının oturduğu masaya doğru götürdü. Aralarında alçak seslerle konuşmakta olan kadınlar, geldiğimizi görünce susup bizi süzmeye başladılar. Tanışmaya gerek kalmadığını hissettik, herkes birbirini tanımıştı.

Melahat, “Geldiğiniz çok iyi oldu,” diye açıkladı. “Ne de olsa bizi yanlış tanımanızı istemeyiz…” Meryem atıldı ardından, “Tabii yanlış hatırlamanızı da…” biraz durakladı, sonra devam etti: “Örneğin, ben…” dedi, “ona aşkı tanıttım belki, evet, ama ben ona aşık değildim, bir başka deyişle, o benim içimdeki aşk değildi, onun gözündeki aşktı daha çok.” Söze karışma ihtiyacı hissettim: “Galiba,” dedim, “Sizinle aşkın ne anlama geldiğini anladı, adeta hayatının aşkına bir başlangıç yaptı… O ellerin sevişmesi sahnesi, çok hoştu, çok…” Meryem’in yüzü pembelendi, “Ama o sırada çiçeğin yere düştüğünü farkettiniz, değil mi?” dedi.

O sırada farkettim, çaylarımızın gelmişti, ince belli cam bardaktaki çayların rengi alımlı, dumanı davetkardı. Aynı anlda bardaklarımızı kaldırdık, çaylarımızın tadına baktık, benimki tam istediğim burukluktaydı, yüzünde açan gülümsemeden, senin de çayı beğendiğini anladım. “Burayı tekrar bulabilir miyiz?” diye düşünürken Farzova söze başladı, “Perdenin arkasındaki bendim,” dedi, “ama sanmayin ki erkekle kadının arasında her zaman bir perde olsun, diye düşünüyorum… Benim için asıl kaldırılması gereken, gönül gözünün önündeki perdelerdir…” Şiir benzeri bu sözler doğrusu bana biraz çocukça gelmişti ama, Farzova’nın duru, lekesiz güzelliğini hatırlattıkları da bir gerçekti. Sen söze karıştın bu kez: “Perde bir kez kalktı mı…” deyip sustun, hepimiz sana baktık, ama önüne baktın ve sustun, sözünün sonunu getirmedin.

Tahmine yüzünü asmış oturuyordu. “Taze sağılmış sütle banyo yaptığım o günü yaşarken,” dedi, ”kendi kendime ‘hayatımın en güzel günü bu işte!’demiştim!…” Ama sonra, tek sevgili olmadığımı farkettiğimde…” Melahat sözünü kesti: “Böyle düşünmende hiç de şaşılacak bir şey yok! Zaten hayatımızın en güzel günü, o anda yaşamakta olduğumuzdur, ama bunun farkına vardığımız günlerin sayısı ne yazık ki çok azdır…” Tahmine gülümsedi, “Güzel bir günü yaşarken, o gün hiç bitmeyecek, hayatım hep öyle sürecek gibi gelir bana” dedi. Her ikisinin söylediği söz de hoşuma gitmişti, baktım, sen de gülümseyip, onaylar gibi başını sallıyorsun.

Can nerede?” dedim, “sizleri toplayan dans hocası?” Gülüşmeye başladılar, Melahat hepsinin adına cevap verdi: “Can hepimiziz… ya da hiç birimiz!” Kafam karışmıştı, çayımı içmeye devam etmeye karar verdim.

O akşam o korulukta başka neler konuştuk, oradan nasıl ayrıldık, ışıklı yoldan mı geçtik, sonra neler oldu, neler yaptık, ne zaman uyuduk? İkimiz. Hiç hatırlamıyorum.

Caner Fidaner 

15 Temmuz 2006

Reklamlar